M&G&G

Üye Bölümü



Ziyaretçi Sayısı

Bugün20
Dün41
Hafta202
Ay1644
Tümü14840

Gündem Haberler

Hava Durumu

burçlar

Günlük burçlar

Ulusal Eğitimde Tarihsel Gerçekliği Yok Etmek (Makale) Yazdır e-Posta

 

AB’nin Tarih Bilinci ve Türkiye’nin Ulusal Çıkarları Kaan Turhan Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’yla Avrupa Konseyi emirleriyle, Avrupa Birliği Horizons Programı kapsamında Avrupa ülkelerinde hazırlatılan bu kitaplar, Türkiye’nin koşulları ve gereksinimleri dikkate alınmaksızın çevirisi yapılarak kaynak kitaplar olarak eğitim dünyasına sunulmuştur. Bu kitaplardaki tarihsel çarpıtmayı değerlendirmek gerekmektedir.

Birinci dünya savaşının sonuçları, “…ulus devletler üzerinde sarsıcı bir etki bırakmıştı. Bu nedenle Millet Cemiyeti karşılıklı yabancı düşmanlığıyla mücadele etme ve basmakalıp görüşlerden kaçınılmasını sağlama yollarını aramaya yöneldi… 1937 yılı tarih öğretimi yoluyla daha derin karşılıklı anlayışa varmaya yönelik ilkelerin formüle edilmesi açısından bir dönüm noktası sayılabilir. Yirmi altı devlet okul ders kitaplarını düzeltme konusunda hazırlanan Tarih Öğretimi Bildirgesi’ni imzaladı. Bildirgenin esası şu üç ilkeye dayanıyordu: 1. her ülkede uzman yetkililerin ve ders kitabı yazarlarının dikkatinin şu noktaların yararlılığına çekilmesi arzuya şayandır: öteki ulusların tarihine olabildiğince geniş yer vermek, dünya tarihini öğretirken ulusların karşılıklı bağımlılığının kavranmasını sağlayacağı öngörülen olguları öne çıkarmak. 2. her hükümetin öteki uluslara yönelik haksız önyargılar uyandırabilecek her türlü suçlama ve yorum karşısında öğrencilerinin tetikte olmalarının hangi araçlarla sağlanabileceğini araştırması, özellikle okul kitaplarının seçimiyle bağlantılı olarak bu noktayı gözetmesi arzuya şayandır. 3. her ülkede düşünsel işbirliği ulusal komitesi’nin diğer ehliyetli kurumlarla işbirliği halinde tarih öğretmenlerini de kapsamak üzere öğretim mesleği mensuplarının yer alacağı bir komite oluşturulması arzuya şayandır.”[1] denilmekteydi. Birinci paylaşım savaşı sonrasında ezilen ve yok olma yoluna girmiş olduğunu söylemek anlamına gelen “sarsıcı etki” tarihin yeniden yazılması, gerçeklerin örtülmesini gerekli kılmaktaydı. George Eckert Uluslararası Ders Kitapları Araştırma Enstitüsü ve BM Eğitim ve Kültür Örgütü tarafından hazırlatılan kitapta, AB Eğitim ve Gençlik Programlarında göreceğimiz yabancı dil öğretimi programının da amaçlarını kapsayan, dil öğretimine ilişkin de bilgiler yer almıştı: “Braunschweig konferansı yabancı dil ders kitapları aracılığıyla iletilen kültürel enformasyona özel dikkat gösterilmesini tavsiye etmiştir. Günümüzde yabancı dil öğretimine dönük müfredat genellikle kültürler arası yeterliliğin üç farklı düzeyini belirlemektedir: öğrencinin karşı karşıya kalmayı bekleyebileceği durumlarda kullanılmak üzere iletişim yeterliliğinin gelişmesi, dilin ve dil öğreniminin niteliğine ilişkin bir bilincin gelişmesi, yabancı kültürlere ilişkin iç görünün ve yabancı halklara karşı olumlu tutumların gelişmesi”[2]

 

Avrupa Konseyi Taraflılığa ve Önyargıya Karşı isimli özet yayınında, yapay Avrupalılık kavramına ve tarafsızlığa ancak şu konular dikkate alınırsa ulaşılabilir demektedir. Önyargısız(!) AB’nin, tarafsız(!) yaklaşımı şöyledir: “her yazar hangi Avrupa kavramını kullandığını (sözgelimi terimin dayandığı bağlamın coğrafi mi, siyasal ekonomik mi yoksa kültürel mi olduğu) kesin bir dille açıklanmalıdır; bu Avrupa kavramı zaman içinde değişiyor mu?, Avrupa devletleri arasında gittikçe artan ve artık sadece AB üyeleriyle sınırlı olmayan ekonomik, siyasal ve kültürel bağlara ilişkin daha geniş bir anlayış geliştirilmelidir; Avrupa içindeki karşılıklı bağlılık ilişkileri bilincini güçlendirmek istiyorsak, Avrupa meselelerini araya serpiştirmekle ve birçok bölümde ancak yeri geldiğinde ele almakla yetinmemeliyiz; Avrupa’yla ilgili ayrı bölümler veya başlıklar öğrencilerin kendileri ifade etmelerine, yurt içinde ve dışında başka öğrencilerle fikir alışverişine girmelerine yardımcı olacaktır. Birçok ders kitabında böyle bölümler ya yoktur ya da çok sınırlı ve üstünkörü hazırlanmıştır.”[3] Dikkat edilirse beklentiler ve analizler doğrudan doğruya Avrupa’nın bölgesel yapılanmasını artırmasına yönelik çabalarını kapsamaktadır. Geleceğin Avrupa Birleşik Devletleri içinde oluşturulacak eğitim programları sadece Avrupa’yı işaret edecek ve yapay Avrupalılık kavramının içini ulus devletleri yok ederek dolduracaktır.

20. Yüzyıl Avrupa Tarihini Öğrenmek ve Öğretmek Projesi kapsamında; Avrupa Konseyi bünyesindeki Kültürel İşbirliği Konseyi ve Belçika Fransız Topluluğu tarafından 10 – 12 Aralık 1998 tarihleri arasında düzenlenen: “Tarih Öğretiminde Çoğulcu ve Hoşgörülü Bir Yaklaşıma Doğru: Çeşitli Kaynaklar ve Yeni Didaktik Yöntemler” başlıklı sempozyumun açılış konuşmasını yapan; Annaks dergisinin yayın yönetmeni, Sosyal Bilimler Yüksekokulunda araştırma kurulu başkanı, ARTE televizyonunda “Paralel Tarih” programının sorumlusu olan Marc Ferro, tarih yazımına ilişkin şu üç öneriyi dile getirmişti: “bir Avrupa tarihi oluşturmanın son derece güç bir iş olduğunu unutmamalıyız. Birincisi, “diplomatlar”ın tarihçi komitelerine dayanarak başvurduğu yoldur. İkinci, Avrupa tarihi türü, her ülkenin bir bölümü yazmasına dayanır. Fransa 14. Louis üzerine bir bölüm, İngiltere 18. yüzyıl üzerine bir bölüm, Almanya Bismarck üzerine bir bölüm yazar. Veya 19. yüzyıla ilişkin bir Alman görüşüne, 18. yüzyıla ilişkin bir İngiliz görüşüne, 17. yüzyıla ilişkin bir Fransız görüşüne yer verilir. Böylece herkes memnun edilmiş olur.” Düşünebiliyor musunuz hiç, böyle bir öneriyle Türkiye’ye sözde Ermeni soykırımı bölümünü yazdıracaklarını? Ferro konuşmasını sürdürüyor: “ulusallıktan çıkarılmış tarih versiyonu denebilecek bir üçüncü yöntem var. Bu yöntemin yol gösterici ilkesi uzlaşma değil, genel fikir verme çabasıdır. Bu şekilde 1914 – 1918 savaşı 1914’ten önce başlamış ve 1918’den sonra bitmiş olur. Böyle bir tarih askeri emellerle kesişen ekonomik çatışmalar ya da ekonomik emellerle kesişen askeri çatışmalar üzerinde durur. Yaklaşım o Dakar analitiktir ki artık Fransızlar ya da İtalyanlar söz konusu değildir; yaşandığı biçimiyle tutku ve hayat bu alandan arındırılmıştır.”[1] Bunun olanaklı olabileceğini düşünmek dahi çok güçtür. Birinci paylaşım savaşında Fransız, İtalyan, İngiliz ve diğer ülkelerin askeri birlikleri, ekonomik faaliyetleri, Anadolu pastasından alacakları paylar önemsizleşecek; tüm Avrupa’nın Türkiye’yi paylaşma projesine dönüşecektir. Zaten yapılmak istenen de Avrupa’nın kendi içindeki uzlaşmaz çelişkileri aşıp; vahşi kapitalizm gücüne bürünerek dünyanın kıt kaynaklarına odaklanmasıdır.

Türkiye istediği kadar Ermenilere soykırım uygulanmamıştır, bizim gerçekleştirdiğimiz Ulusal Kurtuluş Savaşı’dır desin; Avrupa kendi direktifleri doğrultusunda hazırlatmış olduğu ders kitaplarında ve Türkiye’nin de altında imzası olan kararlarla Türkiye’yi Ermenistan’a toprak vermesi konusunda mahkum etmiştir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nin Avrupa Tarihine ve Avrupa Tarihini Öğrenmeye İlişkin 1283 Sayılı Tavsiye Kararı’nda: “insanların geçmişlerine sahip çıkma hakkı kadar geçmişlerine sahip çıkmama hakkı da vardır. Tarih bu geçmişi yeniden yazmanın ve bir kültürel kimlik yaratmanın çeşitli yollarından birisidir. Aynı zamanda geçmişin ve başka kültürlerin deneyimlerine ve zenginliğine açılan bir kapıdır. Bilgiye eleştirel bir yaklaşımı ve denetimli hayal gücünü geliştirme üzerinde duran bir disiplindir. Tarihin günümüz Avrupa’sında oynayacağı kilit bir siyasal rolü vardır. Bireyler arasında ve Avrupa halkları arasında daha fazla anlayış, hoşgörü ve güvene katkıda bulunabileceği gibi, bir ayrılık, şiddet ve hoşgörüsüzlük gücü haline de gelebilir.” Her şey açık ve seçik ortadadır. Ama yine de incelememizi sürdürelim: “tarih öğretiminin ders konusu çok açık olmalıdır. Toplumların bütün yönlerine (siyasal tarihin yanı sıra toplumsal ve kültürel tarihe) yer verilmelidir. Kadınların rolünü gereğince takdir etmelidir. Yerel ve ulusal (ama milliyetçilikten uzak) tarihin yanı sıra azınlıkların tarihi de öğretilmelidir. Ders programlarında bütün Avrupa’nın tarihine, başlıca siyasal ve ekonomik olaylara, Avrupa kimliğini şekillendirmiş olan felsefi be kültürel akımlara yer verilmelidir… Avrupa halklarına ait farklı tarihlerde yer alan temel unsurları inceleyin; bunlar herkesçe kabul edildiğinde, bütün Avrupa tarih ders kitaplarına alınabilir.”

20. Yüzyılda Avrupa Tarihi Nasıl Öğretilmeli kitabının amaçları: “Avrupa genelinde tarih öğretmenlerinin öğrettikleri 20. yüzyıl tarihinin kapsamını genişletmeye, özellikle son yüz yıl içinde bu kıtaya şekil vermiş olan ana kuvvetleri, akımları ve olayları hesaba katan daha geniş bir Avrupa boyutunu sunmaya teşvik etmek; öğretmenlere değişik perspektiflerden oluşan geniş bir yelpaze sunmak, böylece bir bütün olarak Avrupa için belirli önem taşımış konulara, temalara ve olaylara ilişkin fikirleri ve görsel malzemeleri öğretmelerini sağlamak.” olarak belirtilmekteydi. “Avrupa tarihini öğretmede dikey tarihsel perspektifle yatay tarihsel perspektif arasında bir denge sağlama gereği” üzerinde durulmuş ve şu konularla ilgilenmeye yönlendirilmesi istenmektedir: “uzun bir zaman dilimindeki bazı kilit gelişim çizgilerini, özellikle de içinde yer aldıkları gelişim evrelerini anlamak. Bunlara 20. yüzyılda kadının değişen rolü ve statüsü, sömürgelerin bağımsızlaşma sürecindeki değişik evreleri gibi örnekler verilebilir; artan kentleşme, küreselleşme, demografik değişimler gibi daha önemli diyakronik veya gelişimsel yönelimleri ve modelleri anlamak.” Bu bağlamda, “yatay perspektif öğrenciyi 20. yüzyıl Avrupa tarihi bağlamında şunlarla ilgilenmeye yöneltir: Avrupa’nın farklı kesimlerinde ve yüzyılın farkı dönemlerinde yaşam tarzları –kentsel yaşam, tarımsal yaşam, ticaret, iletişim, gelenekler- arasında karşılaştırmalar yapmak ve karşıtlıklar bulmak; Komşu kültürlerin birbirlerini nasıl etkilediği, bölge ve hatta Avrupa dışındaki kültürel gelişmelerden nasıl etkilendiğini ortaya koymak; yüzyılın belli bir noktasındaki ulusal ya da yerel olayların ve gelişmelerin, Avrupa’nın başka yerlerinde nasıl yaşandığına ya da algılandığına bakmak; Avrupa’daki rekabetlerin, çatışmaların, bölümlenmelerin –ekonomik, siyasal ve dinsel- yakın dönemdeki ulusal tarihi nasıl etkilediğini incelemek; uluslararası süreçlerin, gelişmelerin ve kurumların –sözgelimi 1919 Paris Barış Konferansı Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, NATO, Varşova Paktı- Avrupa genelinde nasıl algılandığını incelemek.[1] Kendilerinin soykırım uyguladığı mazlum ülkeleri hala sömürgeleri olarak gören bir anlayış; Irak’ta işbirlikçi kürt gruplarla tecavüz yoluyla, işkence yoluyla “demokratikleştirme” göreviyle bölgemize gelen ABD’nin yanında yer alan çoğu Avrupa ülkesi şimdilerde “hoşgörü”, “tarafsızlık” gibi erdemli kavramların yüzünü kızartırcasına, kanlı elleriyle tarihe de el atmak istemektedir. Aynı kitabın ilerleyen bölümlerinde Tarih öğretiminde çok perspektiflikten söz açılmaktadır. Buna göre: “çok perspektiflilik farklı perspektifler arasında ilişki kurma becerimize bağlıdır. Bu yaklaşımın özünde şu varsayımlar yatar: tamamen özerk olduğu söylenebilecek çok az grup, kültür veya ulus vardır. Her verili durumda böyle kesimlerin tepkileri ve hareket alanları diğer grupların, kültürlerin veya ulusların çıkarları ve siyasal etkileri tarafından şekillenir ve kısıtlanır. Benzer şekilde onlar da başkalarının tepkilerini etkileme ya da kısıtlama konumunda olabilirler. Tarih ve tarih öğretimi bağlamında çok perspektifliliğin üç amacı vardır: bütün ilgili tarafların perspektifleri ve anlatımları arasındaki benzerlikler ve farklılıkları hesaba katarak, tarihsel olaylara ve gelişmelere ilişkin daha kapsamlı ve daha geniş bir anlayışa varmak; uluslar, sınır komşuları veya aynı ulusal sınırlar içindeki azınlıklar ve çoğunluklar arasındaki tarihsel ilişkiler konusunda daha derin bir anlayışa varmak; ilgili insanlar ve gruplar arasındaki etkileşimleri ve karşılıklı bağımlılığı inceleyerek, olup bitenlerin dinamiklerine ilişkin daha net bir tablo elde etmek.”[2]

Söz konusu Türk tarihinin çarpıtılması olunca Almanya olmazsa olur mu? Friedrich Ebert Vakfı’nın katkılarıyla, Tarih Vakfı tarafından hazırlanan: “Tarih Öğretiminin Yeniden Yapılandırılması” kitabı 2 – 3 Aralık 2000 ODTÜ Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Atölye çalışmasının metinlerini içermektedir. “İlköğretim Okulları ve Liselerde Tarih Eğitimi” üzerine konuşan Talim ve Terbiye Kurulu Tarih Komisyonu üyesi olan Orhan Özalp şunları söylemişti: “…bu yüzyılda ‘küreselleşme’ sürecine giren dünyada, yeryüzü ölçüsünde işbirliği olanakları gelişmiş, dünyadaki bütün ulusların çıkarlarıyla barış arasında güçlü bir bağ kuran koşullar oluşmaya başlamıştır. Dünyadaki bu yeni yaklaşım tarih öğretiminde; milliyetçi tarih anlayışı yerine milli tarih anlayışını öne çıkarmayı; ulusal, yerel, bölgesel, kıtasal tarihle dünya tarihi arasında uygun dengeleri kurmayı; siyasi ve askeri tarihten çok kültürel, ekonomik ve sosyal tarihe yer vermeyi; gençlerimizin diğer toplumlara yönelik olumsuz imajlarını ortadan kaldırarak onlara olumlu bir bakış açısı geliştirmeleri konusunda yardımcı olmayı, böylece toplumlar arası yakınlaşmaya katkıda bulunmayı; gençleri demokratik, insan haklarına saygılı, barışçı, toplumsal sorumluluk taşıyabilen, sorunlara çözüm yolları getirebilen biçimde yetiştirmeyi hedeflemektedir.”[1] Özalp’in konuşmasının: “Türkiye, Avrupa Konseyi aracılığıyla düzenlenen Karadeniz Tarih Girişimi, Tiflis Süreci, Balkan Tarihinin Yazılması” projelerinden bahsettiği bölümü ayrıca önem taşımaktadır. Talim ve Terbiye Kurulu Tarih Komisyonu üyelerinden Aliye Burkay atölye çalışmasının sonunda, bu konu üzerine söz alıyor ve haklı olarak şunları söylüyor: “…arkadaş “gerçek tarihi öğretelim” deyince, aklıma çeşitli sorular geldi. Anladığım kadarıyla bunu eleştiri anlamında söyledi; yani bizim kitaplarım gerçek tarihi vermiyor. Peki kafalarında acaba gerçek tarih şudur diye bir çerçeve oluştu mu? Oluşmadıysa kendileri öğrencilerine bilgi boyutunda ne veriyorlar ya da her şey açık uçlu mu? Tarih geçmişin yorumu olduğuna göre, o zaman biz yazılan bütün tarihi gerçek değil diye mi algılayacağız? Kişilere göre tarih diye mi algılayacağız? Ben bir örnek vermek istiyorum. Karadeniz tarih eğitimi girişiminde Ukrayna’nın hazırlamış olduğu metni gördüm. Atatürk’e orada etnik tehcirci diye ithamda bulunuyordu ya da ülkeler haritasını gösteren bir haritada Güneydoğu Anadolu’yu Kürdistan olarak gösteriyordu. Demek ki onlara göre gerçek bu. Peki ne olacak şimdi ya da Avrupa’ya göre nasıl olacak? Türkler Anadolu’da işgalci, Ermenistan’a göre Türkler Doğu Anadolu bölgesini işgal etti. Onların elinden aldı. Peki gerçek ne? Siz öğrencilerinize neyi öğretmeyi isterdiniz…”[2] 1997 yılında İspanya Eğitim Bakanı M. Delgado Morcira, “Kültürel Vatandaşlık ve Avrupalı Kimliğinin Yaratılması” başlıklı yazısında: “AB’nin, Avrupalı kimliğini ortaya koyuş şekli, bir resmi milliyetçilik örneğidir. Birlik, bütün kalbiyle bir süper devlet yaratmak istemektedir. Bunu gerçekleştirmek için uyguladıkları prosedürle beraber Avrupalı kimliği, 1850’lerden sonra Avrupa’da patlak veren (Rusya, Britanya İmparatorluğu, Avusturya Macaristan İmparatorluğu) milliyetçilik ve emperyalizmin tarzıyla benzerlik göstermektedir. Bu anlayışlar gibi, Avrupalı kimliğinin, milli popülizm tehditlerine bir karşı tepki olması; hem alttan (işsizlik, azınlıklar gibi) hem de dıştan gelen (büyüyen göç oranı) baskıyı sindirmesi ve propaganda, militarizm, ilk öğretim, tarihin yeniden yazımı ve kimliğin inşası konularında belirleyici olması amaçlanmıştır. Bu milliyetçilik anlayışı, milli devletlerdeki ve etnik azınlıklardaki (geleneksel ve yeni) kültürel ağlarla Avrupalı kimliğinin bağlantı kurmasını zayıflatmakla kalmaz ayrıca bunlarla gelecekteki Avrupalı kimliği ve vatandaşları arasındaki ilişkiyi de göz ardı eder.”[3] demektedir.

Tarih yazan, tarihi yapana sadık olmadıkça gerçekler ortaya çıkmaz! uyarısında bulunan Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü doğrultusunda tarihi yok etmek isteyenlerin en önemli amacı tarihsel gerçekliği çıkarları doğrultusunda çarpıtmaktır. Gerçekten, siz, çocuklarınıza hangi ‘tarih’i öğretmek istersiniz? Katıksız tarihi mi? Emperyalist amaçlarla güdümlü yapay tarihi mi?

[1] Tarih Öğretiminin Yeniden Yapılandırılması, 2 – 3 Aralık 2000 ODTÜ Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenen Atölye çalışmasının metinleri, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, Aralık – 2000, İstanbul, Ss. 4 – 5.

[2] Tarih Öğretiminin Yeniden Yapılandırılması, s. 103.

[3] Aydilge Sarp, Avrupa Birliği Kültür Politikaları, www.eurozine.com, 20.10.2005, Ss. 3 – 4.

[

[1] Robert Stradling, 20. Yüzyıl Avrupa Tarihi Nasıl Öğretilmeli, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Çev. Aysel Ünal, Ss. 14 – 16.

[2] Robert Stradling, a.g.e., s. 123.


[1] Marc Ferro, Tarih Öğretiminde Çoğulcu ve Hoşgörülü Bir Yaklaşıma Doğru, 20. Yüzyıl Avrupa Tarihini Öğrenmek ve Öğretmek Projesi kapsamında; Avrupa Konseyi bünyesindeki Kültürel İşbirliği Konseyi ve Belçika Fransız Topluluğu tarafından 10 – 12 Aralık 1998 tarihleri arasında düzenlenen: “Tarih Öğretiminde Çoğulcu ve Hoşgörülü Bir Yaklaşıma Doğru: Çeşitli Kaynaklar ve Yeni Didaktik Yöntemler” başlıklı sempozyum, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Ss. 11 – 12.


[1] Falk Pingel, Ders Kitaplarını Araştırma ve Düzeltme Rehberi, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, Çev. Nurettin Elhüseyni, s. 6.

[2] Falk Pingel, Ders Kitaplarını Araştırma ve Düzeltme Rehberi, s. 58.

[3] Falk Pingel, Avrupa Evi, Ders Kitaplarında 20. Yüzyıl Avrupa’sı, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, Çev. Nurettin Elhüseyni, s. 118.

 

 
Büyük Başlık
JoomlaSearcher
Google